En sıkıntılı anlarda, ruhumuzun derinliklerinden dörtnala yola çıkıyor en maceracı hallerimiz. İçimize sığamayıp da taşan ve de uzaklara akan atlıların arkasından iyimserlikle bakıyoruz. Onlar umudu, inancı, şansı ve aşkı aramaya yeminli… Zaman: Bize en çok gerekli olan. Bekliyoruz. Oysa eskilerin söyledikleriyle dolup taşıyor kitaplar her dilde. Hep aynı uğursuz hikayeler anlatılıyor. Kurtuluşu aramaya gönderdiğimiz atlılardan batıya gideni bir boğayla karşılaşacak, doğuya gideni bir aslanla, kuzeye gideni bir kartalla ve güneye gideni bir adamla. Sonrası yaman bir dövüş bir avuç toprak için, bir yudum su için, serin bir nefes, aydınlık saçan bir meşale için; bir mücadele ki en karanlık kabuslarda bile benzeri olmayan. Nasıl da umutlanmıştık başlangıçta; sadece sözlerin olduğu bir yerde, bir çalılığın dibinde yanılmıştık pek tabii. Yolların ucunda dünyayı taşıyan sütunlar yok, hayır, her birinde kederli bir son var ruhumuzu bekleyen. Zaten bir yere de gittiğimiz yok, hepsi simgesel anlatımlar. İnsan dediğimiz, yani kendimiz, bir siyasi tasarımdan başka ne ki? Ruh desen birkaç sinir düğümü… Tam bu sözlerle avuturken kendimizi, tam dünyanın temel maddelerinden bedenimize kan, balgam, safra ve melankoli devşirirken laboratuvarlarımızda, tam unutmuşken bilinmeyen diyarlara yolladığımız atlıları; geri dönüş başlayacak. Bunlar o gidenler mi peki: Beyaz, al, yağız ve boz atların üzerinde gelenler cennetin dört ırmağından payımıza düşeni mi getiriyorlar?Ama hayır! Bir türlü kabullenemediğimiz dünyanın düzeni geliyor üzerimize: Fetih, savaş, kıtlık ve ölüm.
Murat Gülsoy - ” Dünya'nın Düzeni ”
Yorumlar
Yorumlar
Yorum Gönder