KAYIT 162 … Gece gökteki aya bak… Havuza aksetmiş aya bak… Her ikisi de başka ...


KAYIT 162



Gece gökteki aya bak… Havuza aksetmiş aya bak… Her ikisi de başka başka… Burada çok ince bir hadise cereyan eder. Milyonda bir farkındadır bu hadisenin... Biri hakikidir ki hayaldir. Biri hayaldir ki hakikidir. Bu lâf çok düşünmeye değer bir sözdür. Bunda ummadığınız ilâhi bir sır gizlidir, bulabilirsen kalb gözüne pencere açılır...

“Nasrettin Hoca” nın fıkraları arasında bu hakikati ince bir nükte ile Hoca anlatır:

Gece havuzda ayı görmüş, “Zavallı havuza düşmüş!” demiş… Boşaltmaya koyulmuş... Koskoca havuzu... Saatlerce... Nihâyet arka üstü düşmüş... Başı yarılmış.. Bir de bakmış ki ay gökte... “Başım yarıldı amma... Seni de göğe çıkardım!..” demiş.

Gözün buğusundan gönlün kaynayışını sezen insan bu fıkrayı anlar... Yunus niçin geldi? Ne söyledi? Ne yapabildi?.. Şunu haykırdı:

Kudret âlemine cehâlet ayağı ile vurmayınız!

Şunu öğrenmek istedi: Siyahla olduğunuz zaman beyazı unutmayınız!

Bu günkü medeniyet ve dünya tıpkı bacaklarından biri alabildiğine uzamış, diğeri kısa kalmış topal bir yolcuya benzemiştir. Hakiki saadetin anahtarı, “Yu’minune bil gayb” halkasına giren ve mihrap denilen o yola bakanların, o mihrapta bulduğu anahtardır. Yunus için konuşmam bu kadar.

Dikkat ettiğim şey; benden o Allah Dostu üzerine küçük bir gölge ve leke düşmesin, işte o kadar.

Meşhur Mahmut Sebuktekin Beyazidi Bestamî’nin mezarını ziyârete gitmiş. Mezar başında bir derviş görmüş. Dervişe: “Bestemî ne söylemiştir?”

Derviş: “Beni göreni Cehennem ateşi yakmaz!” demiş Bestami.

Mahmut Sebuktekin: “Bu söz değildir. Çünki Ebu Cehil Peygamber’i gördüğü hâlde Cehennem’e yuvarlandı!” Beyazıdı Bestami’den büyük Resulullah…

Derviş gözlerini tevazu ile yere eğerek: “Evet sultanım doğrudur. Ebu Cehil Peygamber’i Ebu Talîb’in yetimi olarak gördü. Peygamber olarak görseydi akıbeti böyle olmazdı!..”

Gönlü derin bilgi kapılarına açık insanlara söylüyorum. Bunları maddî ölçülerle ölçmek mümkün değildir. Ölçmeye uğraşmak: Radyo ahizesinin bir istasyondan verilen dalgaları, nasıl sese çeviriyor diye fizikî bir hadiseyi tetkike uğraşmak gibidir.

Bir çocuk oyuncağını bozduğu gibi kurcalamak olur ki bunun sonu ifade ve anlamdan yoksun olmaya kişiyi götürür.

Yunus hakkında şiir yazmak, heykel ve resim yapmak, Yunus hakkında şu kompozisyonu yapmak, oratorya hazırlamak, enstitü kurmak, anıt yapmak, Onun yaşantı ve iç âlemini maddeye sıkıştırmaya çabalamaktan başka bir şey değildir. Benim fikrim. Görünüşte güzel şeylerdir bunlar. Fakat bunların hepsi görünmeyen, el ile tutulmayan hava gibi lüzumlu ve insan gönlüne lâzım bir şeyin kaybolduğunun delilidir.

Anadolu’muzda köylerde kadere ait hadiseler, her türlü felâketler, kanlı aşk olayları, dinî ve mânevî olgunluklara karıştırılarak teselli menba’ları hâlinde tesbit edilmiş ve değişmez kurallar hâline gelmiştir. Türkülerimiz, manilerimiz, masallarımız… Bunlar herkesin bildiği şeylerdir. Bu sesler gönülden gönüle, dudaktan dudağa, olaydan olaya, evden eve, köyden köye sıçramış elem ve hazzın titreşimleridir. Bazen bu sesler gözlerini, ruhlarını sonsuzluk âlemine, göğe doğru çevirenlerden çıkar...

Her ülkede eserler vardır, Müessiri unutturur. Yine eserler vardır ki Müessire yaraşmaz. İnsanlar vardır, fânidirler, gelip geçicidirler. Yaz yağmurları gibi... İnsanlar vardır sonsuzluklara giderler. Adları dillerden dillere dolaşır efsanelere konu olur. Şiir hâlinde, ses hâlinde, renk halinde, bal peteği gibi kalır.

Mezarlarını ziyârete gidersiniz. Tavanlarında göklere açılan bir uç görebilirsiniz. Üzerlerindeki örtülere bakarsanız gözlerinizi dinlendirir. Bunların yaşayışları, bağlanışlarıyla Anadolu’nun mânevî havası değişmeyen, Anadolu insanına feragati, fedakârlığı öğretmiştir. Onların büyük inançları, olmazları olur yapmıştır. Anadolu’muz bu güne değin onların hayır duaları yüzünden ayakta durmaktadır, mânevî yönüyle...

Fatih’i olgunlaştıran Ak Şemsettin. Yavuz’u besleyen îbni Kemâl, Gürânî. Anadolu’yu hazırlayan; Bektaşi Velî, Hacı Bayramı Velî. Hacı Şabanı Velî. Emir Sultan... Bunların jenarötörü Ahmedi Yesevî Horasan büyük manevi feneridir.

Bunlar bugün efsaneleşmiş, masallaşmıştır. Hangi büyük vardır ki efsaneleşmiş olmasın... Onlarda ölçemeyecegimiz ve izah edemeyeceğimiz bir kudret vardır. Yunus da bunların tilmizlerinden, talebelerinden biridir.

“Sakar Baba” denilen bir er vardır Anadolu’da. “Sakar suyu” ismini bundan almıştır. Bu su üstünde bir köprü vardır. Zorbanın birisi köprüde oturur, herkesten geçmek için zorla para alırımış, vermezsen dövermiş, ve köprüden geçirmezmiş.

Bir gün ismi meçhul yaşlı, zayıf, fakir birisi köprüden geçmek zorunda kalmış. Fakirin parası yoktur. Zorba geçirmemiş köprüden onu... İhtiyar şu unutulmayan sözü söylemiş:

“Geçme namert köprüsünden, koy aparsın su seni. Sinme tilki gölgesine, koy yesin aslan seni.”demiş. “Destur Yâ Pîr!” diyerek suya girmiş ve derin coşkun ırmak bu dedeye kurumuş ve yol vermiş...

Bu meçhul dedenin mezarı Sakar’da şimdi Erenler tepesindedir.

Yunus bu “Düstur” u alabilen ve nasıl alınır öğrenmeye çalışan bir insandır. İnsanı insan yapan yine insandır.

Şimdi içinizden Yunus hakkında ne biçim lakırdılar bunlar diyeceksiniz. Evet bana da öyle geldi ama, Yunus bu sözlerinde, şu konuşmamda dizili muhtelif lâfların içinde gizlidir. Onu da lütfen siz arayın bulun.

Artık müsaadenizle sözü bağladık, kalın sağlıcakla…

Kaydın metnini hazırlayan Uğur Bey’den Allah razı Olsun, teşekkür ederiz.[fb_vid id="10153637161939751"]

Yorumlar

Yorumlar