CANLI

KAYIT 165 Muhterem Büyüklerim… Bundan bir müddet evvel kalabalık bir mecliste o...


KAYIT 165

Muhterem Büyüklerim…
Bundan bir müddet evvel kalabalık bir mecliste oturuyorduk. Muhterem Hocamız da oraya şeref vermişlerdi. Kendilerine “Ben insanın sırrıyım, insan Benim sırrımdır” Hadisi kutsisi hakkında biraz malumat kendilerinden rica edilmişti. Hocam da bunu gayet tafsilatlı ve güzel izah ettiler. Biz de bu konuşmayı teybe almıştık. Buyurun hep beraber dinleyelim.

Efendim, “Ben insanın sırrıyım, insan Benim sırrım” diye bir Hadisi Kutsi var. “El insane sırrî ve ene sırra”.

Cenabı ALLAH bir Hadisi Kutside, burada insanı tarif ediyor.

Buna başlamadan evvel Hak’ka teslim olmuş insanların bize kalan aziz hatıralarından bir sayfa açmak gerekir. Bu hatıralardan insanı ayıklığa davet eden sesler çıkar.
İnsanı insan, insan yapar.
İnsanı fena, kötü yine insan yapar.

İnsanda güzel bir taraf bir yer vardır. Oraya söyler, okşar, üflersen o yerden birçok şeylerin harekete geçip ortaya çıktığı görülür.

Bu laflar, renkler, sesler; kelimeye, ibareye, tarif, akıl ve nispet kalıplarına dökülünce derhal bozulurlar. Ve gerçeği kaybeden bir incelik olarak tek kelimede kalır. Onun için bunları bilenler namsız, nişansız kalmayı tercih etmişlerdir. Ancak örtülmesi imkânsız cepheleriyle ve istemeksizin görülürler. Bu esrar insana kapatılmıştır. Ancak Resulullah Efendimiz tarafından aksettirilmiştir. Dünya yüzüne, insan gönlüne, insan kalbine, renk, ses, duygu halinde.

İnsan buna tahammül edemez. İnsanın ayıbını örtmek, kusurlarını görmemek, ondaki güzelliği seyretmek demektir. Güzelliği seyretmek de bir nevi zikirdir. ALLAH insanı en güzel surette yarattı. O surette herkes, her şey güzeldir. ALLAH’ın yarattığında zaten noksan yoktur. Her şey en ekmel (veya ekber) bir güzellikte yaratılmıştır. O güzelliği görmemek, çirkin ve güzellik mukayese mefhumlarını ortaya çıkarır. Nefse uyup, güzel ve çirkin mefhumlarını ortaya koymayınız. Bu bir nevi incenin incesi şirktir… Aslında güzel olana sonradan kusur bulup hududu aşmayınız... Bu da Hadistir.

Bir kusuru yüze vurmak bir nevi örselemedir.
Sabır: Gazabı, hiddeti frenlemek demektir.
Sabır: Güzelliği muhafazadır.
Diğer sabır mefhumunu, onları insanlar icat etmiştir. Elde edememenin verdiği sıkıntıya karşı koymak; bu sabır değildir. Asıl sabır; hilesi olmayanın hilesidir.
Bir insan rüyada nara atar. Binlerce söz söyler. Yanında oturanların, onları duymaz. Hakikatte ******* haberi olmayan uyanık yok mu; asıl uykuda olan odur. Kibiri, alimliği bırakmak lazım burada. Dinleyiniz!

Kibir: Küçük insanların, kendi küçüklüklerini gizlemek için gizlendikleri bir perdedir. Bir Hadisi Kutside; biz sırların sırrını topraktan yaratılan kulumuza verdik buyrulmuştur.

Her kulak şüphelerle doludur.
Her göz perdelidir. Hakikati göremez.
Bir kimsede ALLAH sevgisi hastalık haline girerse; ALLAH’ı seveni ateşe atsalar ALLAH’a karşı duyduğu sevgi, ateşi gülistana çevirir.
İbadet, tazim, hürmet ecri sabur için yapılmaz. Yanaşmak için yapılır.
Kime yanaşmak?
Sana senden yakiyn Olan, asıl seninle Gören, seninle Duyan, seninle meşgul Olana.
Bu yanaşmada insan değişmez… İçinde olanın ortaya çıkması için lazım olan temizliğe yanaşır.
O mekanizma harekete geçer…
Bunların karşısında akıl paraşütü açılmaz.
Sigara kâğıdı gibi kalır...
Akıl bu durumdadır.
Perdeler açılır bu yanaşmada. Dünya perdesinde hakikatler görünmeye başlar. İnsan o zaman kendinin kim olduğunu anlar.
Gaflet kalkar, hakikat ortaya çıkar. Dil tutulur, kulak başkalanır, gözün görmesi değişir. Duygular bambaşka olur.
İnsan; bir nevi erir, tekrar dökülür. Kalıbı kalıbına…
İşte “Elem neşrah leke sadrek” budur…

Bir,… onları sonra söyleyelim…

Dönelim biz gine; “el insane sırri ve ene sırra”ya.
Bu sırrı ortaya çıkarmak için “İnsanı” yarattı. Hem kendi suretinde yarattı. İlahi Esmaların vahdetinden, vahdetten kesrete açılan menevişlerin bir araya gelmesinden olduğu için, İlâhi Esmaların birleşmesinden dolayı kendi suretimde yarattım diyor.
Yoksa insan ALLAH’ ın suretinde değildir!
Esmalar bir araya toplandığı zaman “İnsan şekli” husule geldi demektir.
Gül kokusu yani Bâtından Zâhir oldu, insan şeklinde. Gül tohumu yeşil renk, koku var bâtnında.
Gül açtı mı zâhir olur. Tohum yok oldu.
Amma gönülde yine evvelki tek bâtını vardır.
İnsan da aynı...
Yok iken var olduk.
İçindeki yok mu oldu?
Bunu niçin düşünmüyorsun?
Biraz utanmak lâzım...
Bu mukaddes muhafazanın içine “HAYY” ile yayıldı.
“Nûr-u Resûllullah” ile “HAYY” ı donattı.
Ve cesedle bunların arasına Gönül denilen güzel nesneyi koydu.
Birçok cihazlarla süsledi.
Göz, kulak, tat, koku, his uzuvlarıyla Esmaların tecelli menfezlerini açtı.
Buralardan harfsiz, sessiz, sözsüz, kelâmını sevk ederek konuştu. “Semi” ile işitti ve işittirdi...
“Basîr” ile gördü ve gördürttü...
İlâ âhir...
O hâlde Gönlün elinden tuttu.
Bunun kademelerine Resûlleri oturttu.
Bunların hepsini muhtelif mâsiyetlerle gizledi.
Bu perdelerin arkasındakini göstermek istemedi. Siz bulun...
Fakat bulmak yollarını öğretti.
Gıpta, haset, tamah hisleriyle; “fazilet”, “doğruluk”, “adalet” süslerinin önlerine engeller koydu.
Sabır verdi, teslimiyet verdi, irâde verdi.
Fakat bunların hepsini savaş hâlinde yerine zıtlarla getirdi.
Zıtları olanların arkasında zıddı olmayan gizlidir.
O hâlde insanda; bunları görmek güzelliklerini bulacak “İlâhi televizyonu” seyreden bir pencere vardır.
İnsanın gözü aklı kadar görür.
Bu göz ALLAH’ın yarattıklarını görür.
HAKK’a bakan gözleri açılırsa, o zaman her şey ortadan kalkar.
HAKK’ı görmeğe başlar.
Her şeye karşı sevgi, arzu, ihtiras, güzele, kadına, paraya, apartmana, servete karşı sevgi, asıl sevginin muhtelif görünüşleridir.
Dünyaya ve yaratıklara aklı kadar bakan gözler bunları görür. İhtiras ve sevgiye bağlanırlar.
Bunların hepsi HAKK’ı gören gözleri perdeler.
O zaman, insanlara bu şer şeklinde tecelli eder.
Aslında ne şer vardır ne haram ne helâl...
Bunlar, aklı kadar gören gözleri olan insanlara böyledir...
HAKK’ı gören gözleri işleyen bunlardan kurtulur.
O zaman ne haram vardır ne helal;
Ne şer vardır ne hayır hepsi O’dur...
“Ve ilâ Rabbikefergab.”
… onları mahzun olmazlar, daima canlıdırlar.
Bu işlere ne kadar bakarsan o kadar görünür.
Ruh cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.
Dünyada tek bir mâbed vardır.
O da insan vücudu.
Hiçbir şey bundan mukaddes değildir.
İnsan bir mekândır, aslı “Lâ mekan”dır.
İnsanları sevmek ve tazim etmek, beden içindeki bu habere bir tazimdir.
Elinizi insan vücuduna dokunduğunuz zaman onu gökyüzüne dokundurmuş olursunuz.
Edebiyat yapmıyorum beyler… Belagat numunesi de vermek niyetinde değilim.
Bütün kâinatı yaratan küçülerek insan vücuduna, şah damarlarından daha yakın olarak gizlenmiştir.
O’nu his ve idrak mekanizması insanda mevcuttur.
Bu mabedin hoparlöründen konuştum.
Bu kelâmı işte...
ALLAH kelâmı.
“Ben kulumla görürüm, ben kulumla işitirim. Bana bir adım yanaşana on adım yanaşırım.” Bu da Hadis-i Kutsi.
ALLAH kelâmında Resule düşünmek ruhsatını verdi. Hadisi Kutsi bu.
ALLAH ilham etti, Resul anladı ve konuştu.
Hadis-i Kutsi bu...
Bunlardan Ruh-u Muallâları ve dimağ-ı muazzamalarında husule gelen değişmeyen düşünceler, mübarek ağızlardan kendi fikri ve kendi düşünceleri Rahmetenlil âlemin kanalından çıktı.
Bunlara da Hadîs-i Şerîf diyoruz.
Ümmetler de, bunların taklidî şekilde söyleme ve tatbik etmelerine bir nevi kelâm ve vahiy, ilham, düşünce ve fikre iştirak ruhsatı almış demektir…
Onun için doğru söyle!
Gıpta etmeden, haset etmeden, yalana tevessül etmeden. Adaletten ayrılmadan.
Daima gönülden söyle!
Gönülden söyleyenin vücudundaki şaibeler ortadan kalkmıştır. Vücudundaki şaibeleri irade ve sabır, ibadet ile kaldıranlar da gönülden konuşurlar:
Birincilere Velî denir.
İkinciler Salih kullardır.
Bunları taklide gidip gayret edenler de hâlis mü’minlerdir.
Bazı büyük diye mırıldanmış kimselerin kurduğu, ileri sürdüğü nazarriyat külliyatından çıkan, etimolojik kelimesi altında toplanan, mantıkî lakırdılar insandaki bu inanç mekanizmasını sarsamaz...
İnsan; yüreğinde, kendinden daha yüksek olana hayranlık duygusundan daha necip bir duygu yaşayamaz.
Şimdiye kadar beşer hayatında görülen en hayat verici tesir budur.
Din, inanış, işte bu temele dayanır...
Bu his, insanda İlâhî ve asil olduğu zaman secdeye varır insanoğlu...
Bu his, ve tüm hakikat cephesiyle … Resûl-ü Ekremin tarihin her köşesinde yaşayan bir cevherin son kemali olarak görülür.
Ceset, o hâlde gönlün gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir…
Fırat, Dicle, Seyhan, Ceyhan, Ganj, Nil, Anadolu pınarları; bunları kaldırınız bu kıtalardan.
Çöl ortaya çıkar.
İnancı kaldırınız insandan,
Geriye yağ, et, kemik, sinir ve ilik kalır.
Bu insan değildir…
Yağından mum, etinden pirzola olmaz.
Utanç verecek bir yığın haline gelir.
Manevi bakımdan yoksun kafalarla dolu cemiyet, hiç olmazsa Kudret âlemine cehalet ayağıyla basmamalıdır.
Siyahla olduğu zaman beyazı unutmamak gerekir…

(Devamı sonraki kayıttadır…)

Kaydın metnini hazırlayan Uğur Bey’den Allah razı Olsun, teşekkür ederiz.[fb_vid id="10153704836524751"]

وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzeresin.”

Kalem Sûresi, 68/4