Şehit Mehmet Muzaffer’in,yaptığı “Bedeli ...
BU VATAN KURTULSUN DİYE NE GAYRETLER…
Şehit Mehmet Muzaffer’in,yaptığı
“Bedeli #Çanakkale’de altın (KAN) olarak ödenecektir ”
yazdığı taklid para..
Çanakkale’ye giden ve aldığı emir gereği İstanbul’a kamyon ve otomobil lastiği satın almaya gelen, ancak para olmadığından, sahte para tanzim etmek suretiyle bir savaş hilesine başvuran ve böylece de, görevini yerine getiren, Galatasaray Lisesi mezunu Şehit Mehmet Muzaffer’in macerası.
Hani şu lastik reklamlarına konu olan Mehmet Muzaffer…
Muzaffer, birliğinin alay karargahında görevliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer birtakım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayaalar için açık artırma yapmak, ilanlarda bulunmak, ne adetti, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimad” la yürütülürdü. Muzaffer açıkgöz ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine itası (verilmesi) için de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon, nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsadaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir yahudide istediğini buldu. Fiyatlar pek fahişti ama, yapacak fazla bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı… Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye (ödeme) merciine havale ettiler.
Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam (yarbay)’ın huzurundadır. Kaymakam, uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazır olda duran ihtiyat zabit namzedine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, “Ne alınacak?” dedi. “Otomobil ve kamyon lastiği” cevabı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı:
“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma… Para mara yok!”
Muzaffer selamı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (Bugünkü Hukuk Fakültesi binası) bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Eldeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi, bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı…
Muzaffer bunları düşüne düşüne Bayezid Meydanı’na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu.
Doğru tüccar yahudiye gitti:
“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin…”
Tüccar peki dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti:
“Altın para vermiyorlar, kağıt para verecekler! (Cihan Harbi’nin başlarına kadar alışveriş altın ve gümüş parayla yapılırdı. Harple beraber “evrak-ı nakdiye” denilen kağıt paralar çıkarılmaya başlandı.
Bunların üzerinde, karşılıklarının altın olarak Duyun-ı Umumiye’ye yatırıldığı,
harpten sonra halka, karşılığının altın olarak ödeneceği yazılıydı.)
Yahudi yine peki dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Kumandanlığı’ndan sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti yahudinin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar, malları hazırlamıştı. Havagazı fenerinin (1930’lara kadar İstanbul’un sokakları havagazı lambalarıyla aydınlatılırdı. Evlerin çoğunda, yazıhane ve dükkanlarda elektrik yoktu. Havagazı ve gaz lambası kullanılırdı.) yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (100 liralık kaime, resmi fiyatıyla 100 altın demekti. 1984 başındaki rayiciyle üç milyon liradır.) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a, oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.
Üç gün sonra, yahudi, elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar…
Zira elindeki para sahte idi.
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı!.. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunurdu:
“Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” Muzaffer, yaptığı taklit parada bu ibareyi şöyle yazmıştı:
“Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.”
Onun burada “altın” dediği, Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli kanı idi…
Ziyad Ebuzziya’nın hikaye ettiğine göre, Çanakkale’den ayrılan Mehmet Muzaffer, birliği ile birlikte, Sina Cephesine Gazze’ye gönderilir.
Çarpışmalarda önce yaralanır ve madalya alır. 1917 yılında İngilizlerin çok üstün kuvvetleri karşısında, geri çekilme harekatı sırasında düşman kuvvetlerini oyalamakla görevli birliğin içinde, çarpışa çarpışa şehadet şerbetini içer.
“Sahte paraya gelince…
Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’a yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise, Şehzade Abdulhalim Efendi’nin (Sultan Abdülmecid’in oğlu Süleyman Efendi’nin torunudur.) kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyerek aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti. Bu emsalsiz parça, müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.
YORUMLAR