KARACAOĞLAN, TIPKI 1945 SONRASINDA GALİPLERİN KENDİ GALİBİYETLERİNE MESNET BULAMAYIŞLARI GİBİ, O DA OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN İKİYÜZLÜLÜĞÜNDEN, OSM...
KARACAOĞLAN, TIPKI 1945 SONRASINDA GALİPLERİN KENDİ GALİBİYETLERİNE MESNET BULAMAYIŞLARI GİBİ, O DA OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN İKİYÜZLÜLÜĞÜNDEN, OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN ÖZDE ÇÜRÜMÜŞ KARAKTERİNDEN KENDİNİ SORUMLU TUTUYOR VE BİR MAĞARAYA GİRİP ÇIKMIYOR BİR DAHA.
Karacaoğlan intihar etmiştir. Bir mağaraya girmiş ve oradan çıktığını hiç kimse görmemiştir. “Bana derler gam yükünü sen götür.” Bu o gün aktüel ve çağdaş bir meseleydi; bugün de aktüel ve çağdaş bir meseledir. Albert Camus “Je me révolte donc nous sommes” demişti. Rene Descartes ise “Je pense donc je suis / cogito ergo sum” demişti: “Düşünüyorum o halde varım.” Bu söz modern düşüncenin mottosu haline geldi. Yani insan zihni etkinliğiyle ancak varlığını hissedebilir ya da varlığını kanıtlayabilir. Modern çağ dediğimiz şey, Türklerin dünyanın yaşanabilir en elverişli yerlerinde hâkimiyet kurmuş olmaları sebebiyle doğmuş bir çağdır. Yani bu adamlar geldiler, önce Küçük Asya’yı darü’l-İslâm haline getirdiler. Sonra burada bir birlik kurdular. Tebriz’den Viyana’ya kadar o gün dünyada işe yarar ne kadar alan varsa oralar bunların sözünün geçtiği alanlar. Geriye Avrupa’nın toprak bakımından verimsiz, iklim bakımından elverişsiz yerleri kaldı. Bu noksanlığı telafi etmek ve Türklerin bu keyifli, hazıra konmuş hayatını sönük bırakmak, en azından orayı özenilir yer olmaktan çıkarmak üzere bir hareket başladı. Bu hareket, mesela İberik yarımadasında Müslümanları silip süpürdükten sonra tabi ki Müslümanların zamanından daha iyi bir şey yapma mecburiyetini getiriyordu onlara. Hâkim oldukları topraklarda “Ooo geldiniz de ne oldu? Ne işe yarıyor? Niye geldiniz?” dedirtmemek zorundaydılar İberik yarımadasında. Diğer yerlerde de toprak verimsizdi ve iklim müsait değildi yaşamaya, rahat yaşamaya, kolay yaşamaya. Bu yüzden ilk önce Avrupa’da, İtalyan site devletlerinde kapitalizmin temelleri atıldı. Neden burada oldu bu iş? Çünkü Roma İmparatorluğu’nun teknolojik, kültürel, siyasi, ekonomik bütün mirası bu şehirlerde toplanmıştı. Yani Roma İmparatorluğu, Batı Roma çöktükten sonra, sadece Napoli, Floransa, Venedik, Milano gibi şehirlerde ele gelir bir hayat vardı. Roma İmparatorluğu’nun mirası buralarda yaşıyordu ancak diğer yerler vahşi yerlerdi. Roma çekildikten sonra oralarda vahşet, hatta yamyamlık bile söz konusuydu.
Bu gelişme Dünya Sistemi dediğimiz şeyi üretti. Bugün halen yürürlükte olan şey, metropol-periferi farkı. Tabii globalizm bu metropol-periferi farkını sahneden silmiş gibi. Şimdi metropolün sporadik dağılımını ve aynı şekilde periferinin de sporadik dağılımını yaşıyoruz biz gloabalizmle beraber. Dünya Sistemi imtiyazlı alanlar ve o imtiyazlı alanların refah içinde olmaları için soyulan alanlar ikilemiyle doğdu. İtalyan site devletleri metropoldü ve Akdeniz havzası periferiydi. Sonra Hollandalılar navlun yani taşımacılık yoluyla edindikleri sermaye birikimini, bir piyasa yapısı kurmak suretiyle kapitalizmin metropolünü kendi ülkelerine taşıdılar. Hollandalılar sadece taşımacılık yapmadılar ama en çok taşımacılıktan para kazandılar. Başka alanlarda da para kazanıyorlardı, dolayısıyla çok büyük bir sermaye birikimi doğdu o alanda. Aptallık etmediler, bu sermaye birikimini bir piyasa düzeni ihdas etmek için, kurmak için kullandılar. 17. yüzyıl aynı zamanda sanat dalında da Hollanda’nın tavan yaptığı yüzyıldır. Felemenk resmi bilhassa. Konuşmanın başında dediğimiz gibi “duygularımızın anası olan sanat eserleri” o zaman doğdu. Gerçekten, yani insanlar Rembrandt’tan, Brueghel’den çok şey öğrendiler. Ama sermaye birikimi aynı zamanda sermaye birikimini kolaylaştıracak siyasi güç gerektirdiği için Britanya, üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak kapitalizmin metropol tekelci tavrını devraldı. Hepinizin bildiği gibi, 1944’ten sonra da bu merkez Wall Street’e, Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı. Ama 1945’ten sonra geçen zaman boyunca çeşitli sermaye hareketleri Sovyetler Birliği’nin haritadan silinmesiyle beraber bir global kapitalizmle yüz yüze bıraktı hepimizi. Burada Karacaoğlan’ın bize öğrettiği şeyi anlamamızı kolaylaştıracak bir husus var. Yani o zaman da bu adam neden intihar ettiği sorusu, bugün de “Bir insan neden intihar eder?” sorusuyla beraberdir. “Bana derler gam yükünü sen götür.” 1871’de, Almanya’nın birliğini kurmasından itibaren Fransa’yla Almanya arasında, “Batı Medeniyeti’nin öncülüğünü kim yapacak” tartışması vardır. Fransa “Civilisation” kavramıyla, “Avrupa’nın en sivilize insanları bizleriz, Batı Medeniyeti’nin öncülüğünü biz yapmayacağız da kim yapacak?” diyorlardı. Almanlara dönüp “Zaten her şeyi de siz bizden öğrenmediniz mi?” diyorlardı. Almanlar da onlara dönüp “Ama her şeyin ilkini de biz yaptık!” dediler. Fransızcada “culture”, “kültür” diye telaffuz edilen şey “kultur” Almancada. Almancada “civilisation” kelimesi var ama Fransızcadan aktarılmış olarak var. “Kultur” kelimesinin Fransızcadan aktarılmasına gerek yok. Latince “colere” mastarından gelen bir kelime o. Almanya ile Fransa arasındaki “kültür” ve “medeniyet” münakaşası, yani medeniyetin mi insanlığın öncülüğünü yapacağı, kültürün mü insanlığın öncülüğünü yapacağı meselesi 1. ve 2. Dünya Savaşlarında bu iki ülkenin birbirlerine çok düşmanca davranmalarına sebep oldu. Hala bir sonuç alınmış değildir. Ama benim Karacaoğlan’ın intiharına getireceğim nokta şudur: Karacaoğlan dünyada daha büyük bir askeri gücü olmayan, dünyada daha gelişmiş bir organizasyonu, devlet organizasyonu olmayan, dünyada en müreffeh insanların yaşadığı ülkenin vatandaşıydı. Karacaoğlan o çağda yaşadı. Yani 16. yüzyılda dünyada Osmanlı Devleti’nden daha güçlü ordusu olan bir ülke yoktu, Osmanlı Devleti’nin vatandaşlarından daha zengin yaşayan insanlar dünyada yoktu ve Osmanlı Devleti’nin, siciller de dâhil olmak üzere, yapısal üstünlüğünde olan bir devlet yoktu. 17. yüzyılda Fransa medenileşirken, o “Güneş Kral” denilen, hani “Devlet benim!” (l'état, c'est moi) diyen 14. Louis, doğrudan doğruya Osmanlı kuruluşunu örnek alarak faaliyetini yürütmüştür. Yani siyasi kuruluşunu. Onun için Avrupa devletleri içinde en merkezi devlet Fransa’dır. Çünkü merkezî Osmanlı yönetimi taklit edilmiştir. Tabii sadece bu taklit sebebiyle değil. Tabi ki bunun zemini var. Aristokrasinin durumu, toprak mülkiyetinin durumu, Fransa’daki ticari kapitalizminin durumu, vesaire vesaire. Ama Karacaoğlan’ın intiharına sebep olan şeyle Werther’in intiharına sebep olan şey aynıdır. O da şu: 1945 yılında bazı devletler ve ordular mağlup edildi. Bazı devletler ve ordular galip durumdaydılar. Ne oldu? 2. Dünya Savaşı bittiği zaman galip devletler başta ABD ve onun yanında Büyük Britanya’ydı. Üçüncüsü var mı? Sovyetler Birliği. Dördüncüsü yok. Bu ülkeler savaşın galibi olmalarına rağmen haklı bir zafer elde etmediklerini bilerek hükmettiler. Yani galiptiler hiç şüphesiz. Onlar yenmişlerdi hasımlarını. Ama mesela Amerika Birleşik Devletleri Japonya’yı yendi. Nasıl yendi? İki tane atom bombası kafalarına patlatarak. Şimdi bunun meşru bir tarafı yoktu. Hiç kimsenin “Görüyorsunuz, bombayı patlattık, herifleri teslim aldık!” diyecek hali yoktu. Bu övünülecek bir şey değildi. Bütün alanlarda böyleydi. Mesela Fransa’da galipler arasında sayılıyordu. Almanya’yı işgal eden birliklerin bazıları da Fransız birlikleriydi ama zaten Hitler’in devlet kurdurduğu ülke, bir süre sonra arkalarına Amerikalıları alıp Almanya’yı işgal ettiği zaman “Gördünüz mü? Biz abilerimizin sözünü dinledik, şimdi sizi dövüyoruz!”… Bu söylenemeyecek bir şeydi. 2. Dünya Savaşı’nın galipleri, galibiyetleriyle övünemeyecek insanlardı. Bu insanlığın hangi tavrı takınması gerektiği sorusunu boş bırakıyordu. Bu boşluk da intiharla doldurulabilirdi ancak. Onun için Albert Camus “Felsefenin ilk problemi intihardır” diyerek söze başladı. Yani yaşamak, hayat hayatta kalmak değer mi, değmez mi? Önce buna karar verelim. Çünkü dediğim gibi, müdafaa ettikleri hiçbir şey yoktu. Bütün insanları kandıracak birtakım şeyler uyduruyorlardı. Mesela ne diyorlardı? “Savaşı demokrasiler kazandı totaliter rejimler kaybetti.” Bugün de Türkiye’de bütün mankafaların darbe aleyhtarı olmaları gibi. Bütün mankafalar darbe aleyhtarıdır. “Totaliter rejimler kaybetti” diyorsun; Sovyetler Birliği var burada! Yani savaşın galibi! Hani demokrasiler kazandıydı? “E tabii canım! Demokrasiler kazandı! Görmüyor musun, işte halk demokrasileri var: Romanya Halk Demokrasisi, Macaristan Halk Demokrasisi, Bulgaristan Halk Demokrasisi, Çekoslovakya Halk Demokrasisi. DDR (Deutsche Demokratische Republik) herkes demokrat!” Yani demokrasi kazandı. Ondan sonra ne oldu? 1990 yılında Sovyetler Birliği yıkıldığı zaman, bunlar demokrasiye döndüler! Demokratik cumhuriyetler, demokrat oldu birden bire nasıl olduysa. İşte böyle komiklikler, insanların 2. Dünya Savaşı sonunda, “Yaptığımız hiçbir şey, insan haysiyetine yakışmaz.” diyen insanların, “Benim teklifim intihardır” demelerini gerektirdi. Karacaoğlan da bunu yaptı. Çünkü o öyle bir ülkenin önemli bir kişisiydi. Belki de en önemli kişisiydi ve dünya hâkimiyetinde, ya da dünyanın en muteber yerlerinde hâkimiyet kurmuş olmada haklı bir sebebi olmadığını bilecek kadar mü’min idi. Karacaoğlan imana sahipti. Onun için bunun tek açık yolunun intihar olduğunu biliyordu.
Hazır ol vaktinde Nemçe kralı
Yer götürmez asker ile geliyor
“Yer götürmez”, yani toprak bile taşımıyor o kadar çok askeri var.
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor
Yetmiş bin var siyah postal giyecek
Seksen bin var Allah Allah diyecek
Doksan bin var tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor
Gelen Ahmet Paşam kendidir kendi
Altmış bin dal-kılıç küsuru cündi
Kaçma kafir kaçma ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor
Şevketli efendim Sultanım vezir
Altmış bin kılıçlı yanında hazır
Deryalar üstünde boz atlı Hızır
Benli Boza binmiş o da geliyor
Karac’oğlan der ki burda durulmaz
Güler yüze, tatlı cana doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor
“Burda durulmaz” diyor adam. Yani bu kadar övdüğü, yani kâfirlerin elini kolunu kıpırdatacak hali olmadığını beyan ettikten, sonra bir mü’min olarak… Çünkü çok önemli bir şey. Bizde halk edebiyatı deyince genellikle Alevi-Bektaşi nefesleri, falan filan akla gelir; ama Karacaoğlan Sünni ve de Hanefi bir şairdir. Yani bunu şiirlerini tetkik ettiğiniz zaman anlarsınız. Ama tıpkı 1945 sonrasında galiplerin kendi galibiyetlerine mesnet bulamayışları gibi, o da Osmanlı kültürünün ikiyüzlülüğünden, Osmanlı kültürünün özde çürümüş karakterinden kendini sorumlu tutuyor ve bir mağaraya girip çıkmıyor bir daha.
“Benim yük götürür dermanım mı var” derken, bu işleri insan aklının suiistimaliyle mazerete kavuşturmanın kendisi için bir çıkar yol olmadığını beyan ediyor Karacaoğlan.
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var
Bugün kullandığımız kelimelerle ifade edilemeyecek şeyler, ama Karacaoğlan, işin her boyutunu fark edecek kadar entelektüel bir adamdı ve gam yükünü götürmenin de kendisine bir çeşit ahlaksızlık damgası vuracağını biliyordu.
| İsmet ÖZEL
YORUMLAR