KAYIT 146 “Muhterem Hocam aff buyurun, bu örtünme hakkında sizlerden biraz dini bilgi istirham edeceğim, eğer mümkünse?” Eee, Peki aklımıza ...

KAYIT 146
“Muhterem Hocam aff buyurun, bu örtünme hakkında sizlerden biraz dini bilgi istirham edeceğim, eğer mümkünse?”
Eee, Peki aklımıza şimdi gelen bir şey varsa söyleyiverelim.
Yalnız buna başlamadan evvel insanda bazı nakışlar vardır. Her yaratıkta mevcuddur bu.
Onlardan biraz bahsedelim de, o arada da senin süaline cevab çıkacak zannediyorum.
Fazilet, doğruluk, şefkat, merhamet, hayâ diye bir takım lakırdılar vardır bilirsiniz.
İnsanın yaratılışında mevcud İlahî Nakışların isimleridir bunlar.
Her yaratıkta bunlar mevcuttur. İnsanın kıymeti bunlar ile ölçülür.
Bu nakışlar, tezahür imkanlarını, yani ortaya çıkmak imkanlarını bulamayan veya onları örtecek hal ve tavırlarda bulunanlarda ortaya çıkmaz. Bunlar “şah damarlarımızdan daha yakın Olan”ın nakışlarıdır.
Meselâ burnu nezle olan kokuyu alamaz. Gözü hasta olan göremez. Kulağı tıkalı duyamaz. Dili paslı olan da tad alamaz. Bu arızalar o uzuvların merkezlerinin, yani ruhun hasta olması değildir.
O halde fazilet ve diğer yüksek duygu tezahürlerinin ortada olmaması aynı temizliği bulamadığından ortaya çıkmıyor demektir. O kimsede bu Fazilet, doğruluk, şefkat, merhamet, hayâ hislerinin merkezleri yoktur demek değildir. Zâten öyle bir şey olsa bir insanı terbiyeye alıştırmak, bir insanı eğitime sevketmek, bir insanı yola getirmek için bir çok usuller olmazdı. Hatta peygamberler bile olmazdı. Meselâ abdest almadan namaz kılınmadığı gibi. Muayyen bir temizliğe varmak gerek, bu nakışların ortaya çıkması için.
Bir âyet-i kerime vardır: “Onları biz mühürledik, göremezler anlayamazlar” der.
Şimdi, Cenâb-ı ALLAH bunu yaparsa, kulun kabahati kalmaz. Âyet-i kerimeye hemen birisi işaret edebilir:
“Efendim ALLAH benim gözümü kapadı, mühürlediyse ben de ne kabahat var?” Gâyet tâbi bunu söyleyebilir. Âyetin mânâsı vehleten öyle amma başka türlüdür.
“Onlar bizim nakışlarımızın ortaya çıkmasına müsaid durumda olmadıklarından, biz kendimizi mühürledik, ortaya çıkmayız!” demektir. “Ben kulum ile görür kulum ile iştirim” diyor Cenâb-ı ALLAH.
Bizim nakışlarımızın ortaya çıkması için onlara kötüyü-iyiyi temyiz hassası ve bir de irade verdik, onlarla bize yanaşabilirler. Yoksa Cenâb-ı ALLAH bunu mühürlediyse, peygamber bile düzeltemez bunu.
“Eğer bunu yapmazlarsa Ben de ortaya çıkamam!” diyor Cenâb-ı ALLAH.
Yani “Muayyen bir temizlik olacak ki ben ortaya çıkayım!”
Kur'ân okumak için abdest alıyorsun elini süremiyorsun, namaza gitmek için abdest alıyorsun, abdestsiz namaza gidemiyorsun.
Cenâb-ı ALLAH diyor ki: “Ben’de kusur olamaz! Onun için her türlü noksanlıktan Ben münezzehim! Onlar kendi kedilerini mühürlediler. Ve Ben de şanımın icâbı onları Kendime Makarr yaptığımdan her tarfımı kaprım çıkamam dışarı!” diyor.
Yani “kulum kapanır her tarafını kapar, temizlik derecesine varmaz, Beni bırakmaz ki, çıkıyım nakışlarımla ortaya!” demektir. En müşkil zamanlarda kulun içindeyim Ben, acımam hududsuzdur.
Onun için kulun aklına hemen sokulurum, Beni hatırlar.
Bir de kendisine dâima Beni hatırlasın diye bir fiske vururum kuluma!” diyor.
Münasebetsiz zamanalarında hatırından şöyle geçerim.
Meselâ, insan abdest yaparken, helâdayken hatırına olmayacak şeyler gelir, aha bu budur.
“Ama helâda Cenâb-ı ALLAH hatırına geldi, günah mıdır?”
Bir padişah atla giderken resmi geçitte at dursa, işese kabahat padişahta mı, atta mı oğlum? Buradan anla mânâyı.
Gizli hazine olan Halik “Görünmek istedim, kâinâtı yarattım!” diyor. Esmâlarıyla tecellî etti, kâinât var oldu.
“Ben bilinmek istedim” diyor. “İnsanı halkettim.” Kelâmıyla tecellî etmek murad etti.
Sessiz, sözsüz, harfsiz kelâmıyla konuşmak sitedi Cenâb-ı ALLAH. Bu Sessiz, sözsüz kelâmın tecellîsi için bir cihaz lâzım.
Mesela radyo dalgalarını duyamıyoruz, onun için radyo makinası lâzım ki onu sese tahvil etsin.
Bunun için müstesnâ bir insan yarattı.
O’nun Nurunu beşeriyete yavaş yavaş asırlarca, binlerce sene alıştırmak için peygamberlerden peygamberlere nakletti. Nihâyet Resûli Ekremi dünyaya teşrif Ettirdi.
Resûlün içinden ve dilinden; harfsiz, sessiz, kelimesiz kelâmını, bizim duyup anlayabileceğimiz şekilde konuştu. O halde Resûlullah, Halik’ın konuşma cihazı oldu.
Resûl, Ümmetini senelerce bu kelâma alıştırdı. Herkeste olan ASIL Nurunun fenerini yaktırdı.
Ve “Sen de konuş!” dedi. Bunu ümmetine emânet ederek çekildi A’lâ-yı İlliyyin oldu.
Bu sessiz, sözsüz, harfsiz kelâmını, insanın içinden konuşmak için araya bir vasıta koydu, Cebrâil (a.s.)’i koydu. Bunun içine doldurdu bunları. Bu Sessiz kelimeler harfler nasıl doldu?
Buna kimsenin aklı ermez!
O geldi, yani bir nevi Cenâb-ı ALLAH’ın radyo dalgaları, Resûlullah’a fişini taktı, dalgaları verdi.
Resûlullah’ın ağzından o dalgalar kelime sûretinde tecellî etti.
İşte bu kelimeler ALLAH kelâmıdır.
Onun için şurada radyoyu fişe taktığınız zaman odanın içinde Ankara’dan gelen dalgalar nasıl kelimeye çevriliyorsa ve radyo dalgaları nasıl görünmüyorsa Cebrâil(a.s.)i de biz göremeyiz.
Bunun devâmını Cenâb-ı ALLAH tekeffül Etti.
Cenâb-ı ALLAH Peygember vasıtasıyla Konuştum, Peygember de ümmetine söyledi.
“Devâm edecek bu konuşma!” Dedi Onun için kıyamete kadar biz devâm ettireceğiz.
“Fe izâ kara’nâhu fettebi’kur’ânehu Summe inne aleynâ beyânehu” (Kıyâmet 75/18-19)
Âyetiyle bunu bildirdi. Onun için bu tekellüften zerre kadar şüphe edilmemesi lâzımdır.
Yani: “Din gidiyor, bilmem ne!” Yoo yooo! şüphe edilmemesi lâzım.
Resûli Ekrem de şu Hadisi ile hüznü ümmetinden kaldırdı, ne dedi:
“Afdalül cihadü kelimetü adlun inde sultanin câir” buyurmuştur.
Yani “Bir biçimsizlik gördüğünüz zaman hiç kimseden çekinmeden en büyük zâlim insanın karşısında bile söyleyeceksiniz.”
Çünkü ALLAH’ın kelâmını söylüyorsunuz, ALLAH onu şey etti.
“Aman efendim bana bir şey olursa?” derse, şirke girer insan maazALLAH!
Resûlullah, âlemlere rahmettir. Cesed-i mübârekleri toprağa tevdi edildikten sonra, ruhanî rahmeti aynı dercede dâimî olarak devâm eder.
Bu rahmetin tevziinde Veraseti- Resûlullah olan evliya-yı kiram vazifelidir. Bunlar bir nevi transformatörlerdir.
Kalb-i Resûlün dâima memnun ve mesrur olması için; arazî, semâvî, marazî âfetlerin, felaket ve belâların Resûlü ta’zib etmemesi için evliya-yı kiram gece gündüz dâimi vazifelidirler. Bundan dolayı yükleri çok ağırdır.
Bunlar için de ''La yükellifüllahü nefsen illâ vüs'aha'' Âyeti inmiştir (Bakara)
Yani: “Ben kuluma tahammülünün fevkinde yük vemem!” Ne maddî ne mânevî.
Âyetine umum topluluğun yükü de bindiğinden ağırlık târifin çok fevkindedir artık tasavvur buyurun!
Belâlar dâima onların üzerlerine inerler. Belâlar, beşerin azgınlığının neticesidir.
Uhud Harbında Resûlullah’ın ordusu perişan, mübârek dişleri kırılmış, amcası Hazreti Hamza şehid olmuş, o anda bile Kalb-i Resûl şefkate galebe çalıyor: “Yâ Rabbî bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar Sen onları affet!” demesi, Rahmetin Pınarı kendileri olduğundandır.
Bir siper-i saika yani paratöner yıldırımı çeken, bir memleketi yıldırımdan nasıl muhafaza ederse, Belâlardan da Evliya-yı kiram milleti korumaya me’murdur. Evliyaların hepisi böyle bir siper-i saika gibidir.
Onun için “onlara hüzün yoktur” Âyeti inmiştir.
250bin kişiyi bir veli kurtarabilir.
Bu rahmete mukabil, toplumun cemiyyetin buna karşı göstereceği edebin yekunu ve ağırlığı düşmesin diye, yani aşağı düşmesin diye velilerin yükü bu günkü sapık dünyada gün ve saat geçtikçe çoğalmaktadır.
Eski dedelerimizin çağındaki sükun ve ahlâklı devirdeki bir velinin yükü ile bu günkü velinini yükü arsında dağlar kadar fark vardır.
Velilerin yükü taşıyamaycakları hal ve an gelince dünya o zaman parçalancaktır.
Çünkü rahmeti dağıtacak onun transformatörü olmaycaktır.
Meselâ burada transformatör olmasa, senin buranda sigorta olmasa 5.000 volt birden gelirse her tarafı yakar.
Hava nasıl cildden tazyiki kalkarsa vücud derhal buhar olur... Cilde bir santimetre murabba’ına biliyorsunuz 1 kilo 33 gram havanın tazyiki vardır.
Vantuzu bir yerinize vurduğunuz zaman havayı ref’ ediyor, tazyiksiz kalan cild hemen şişiyor biliyorsunuz.
Rahmet de çekildi mi dünya paramparça olur.
İslam’da, Kur'ân-ı Kerim ve Resûlullah’ın içinden Sessiz, sözsüz, harfsiz söylenen ALLAH kelâmı gaybe inananlar için söylenmiştir.
İçindekilerle amel edeceksen kayıdısız şartsız kitabı eline alabilirsin,
Yoksa dokunma: “La yemessuhu illelmutahherune.” Vakıa 79
''La yemessuhu illelmutahherune.” Ancak temiz olanlar buna dokunsun, abdestli olanlar değil, abdest zâten en basit edebdir.
Temiz olacaksın, bu gayba inanacaksın ve bunlan amel edeceksin o zaman Kur'ân-ı Kerim alacaksın eline…
Böyle roman kitabı gibi değil hâşâ, sümme hâşâ!
Bu ruhî taraftan, bunu kabul ettin mi? Yani bu ALLAH kelâmıdır, içindekilere inandım!” dedin mi?
Ta’zim olarak cesede temizlik ve abdestli olmak lüzumuyeti ortaya çıkar.
Cesedi dâimî ta’zime sokmak için her an abdestli bulunmak gerekir.
“Her zaman abdestli gezin! Her zaman abdestli gezin!”diye size arasıra söylerim bilirsiniz.
Resûlullah’a abdestli gezmek farzdır. Bize bir şey değil?
Şimdi burada bir sır var, herkese söylenmez!
Her an abdestli olmazsa insan, bir nevi riyâ hareketi olmuş olur.
“Nasıl olur Efendim?”
E biraz dinle de bak nasıl olur anlarsın.
(Devamı sonraki kayıttadır…)[fb_vid id="10153397077884751"]
YORUMLAR